1 / 11

Sarp Kerem Yavuz


Fotoğrafla ilgilenmeye başlamanla fotoğrafçı olmaya karar vermen arasındaki zamanda nasıl dönemler ve hisler yaşadın?

Uzun yıllar çizim yaptım, elimde bir pilot kalem olduğu sürece mutluydum. Oberlin College’da ikinci seneme başladığımda, sağ elimi çizim yaptıktan sonra açamaz oldum, parmaklarım, bileğim tutulmaya başladı. O kış Noel tatilini İstanbul’da bir ortopedistten ötekine giderek geçirdim. Romatizmal artit teşhisi kondu, beş ayrı doktor bana çizimi bırakmazsam 30 yaşında ellerimi kullanamayacağımı söyledi. Benim de inadım inat, çizim yapamazsam fotoğraf çekerim diyerek Oberlin’deki tek fotoğraf dersine kaydımı yaptım. Okul zaten ufak, ya onu yapacaktım ya da heykel. Biraz mecburiyetten oldu yani ama iyi ki de oldu çünkü önceden fotoğraf çekmiş olmama rağmen, Viyetnam’dan gelen, Guggenheim ödüllü Pipo Nguyen-Duy sayesinde Large Format fotoğrafçılığı keşfettim. Negatifin boyu 4x5 inç (10x13cm), kamera o eski akordeon gibi önü açılan, örtünün altına girip deklanşöre basılan kameralardan. Kimyasallar, karanlık oda vesaire derken çok klişe bir şekilde aşık oldum fotoğrafa. Üçüncü seneme başladığımda, yani In The Closet serisini yeni yeni çekerken, o ana kadar kafamda kurduğum, hukuk Master’ı yapıp Birleşmiş Milletler’de çalışma hayalinden uzaklaşmaya başladığımı hissettim. Pazartesileri sabahın körüne kadar tez yazıyordum, Salı geceleri film banyosu yapıyordum. Hangi sürecin beni daha mutlu ettiğini kıyaslamak kolaydı. Beni heyecanlandıran şeyin peşinden gitmeye karar verdim. Başlarda “Instagram çağında ne yapılabilir ki fotoğrafla, hani dünyayı değiştiriyorduk, n’oldu?” diye kendi kendime endişeleniyordum. 2013’te İstanbul Modern’deki Yakın Menzil sergisine katıldıktan sonra işimin önünde ağlayan insanlar gördüm, bir yaşlı çift gelip bana sarıldı, teşekkür etti. Kendi eşcinselliğiyle işimi gördükten sonra barıştığını söyleyen, dindar kesimden olduğunu itiraf eden bir adamdan email geldi. Ben evrenden bir işaret beklerken resmen email geldi! Artık fotoğrafçıyım derken içim çok rahat.


2 / 11

Sarp Kerem Yavuz


Fotoğrafta sanattan sapmadığını görüyorum portfolyona baktığımda. Nedir kendini konumlamak istediğin yer?

Bunu Master programımdaki öğrencilere söylesen çok tepki alırsın! Şimdiki akademik sanat dünyasının kıstaslarına göre işlerim fazla editoryal, fazla güzel, fazla parlak. Bana “Git bunları Vogue’a koy, müzede işin ne?” diyen de oldu. Sanırım bunun bir nevi hakaret işlevi görmesi gerekiyordu ama ilham kaynaklarımdan biri de moda fotoğrafçılığı, modanın içinde de sanata yer olduğuna inanıyorum. Kaldı ki moda fotoğrafçısı değilim, ürettiklerimin çoğu kimlik sorgulamasıyla alakalı. Baba figürü, erkeklik, Türkiye’deki Y kuşağının Osmanlı/Atatürkçülük ikilemi olsun, tartışmak ve sorgulamak istediğim konular kavramsal. Yani içinde bulunduğum akademik sanat dünyası ürettiklerime tepkili olsa da yaptığım şeyin sanat olduğuna inanıyorum. Hatta fotoğrafçıyım dediğimde insanlar reklam veya gazetecilikle alakalı bir şey yaptığımı düşünüyorlar, ben de kendimi sık sık sanatçıyım, fotoğraf çekiyorum diye açıklarken buluyorum.

Genelde sanatçılar öyle ya da böyle duruşlarından taviz vermek zorunda kalıyorlar bence. Ne güzeldir ki portfolyonda bu duruma dair ipuçları yok. İdeallerinle mi bağlantılı bu durum?

İki sebeple sanat yapıyorum: Laik demokrasiye olan inancım ve dünyada hala meydana gelen çocuk intiharları. Birinci sebebim özellikle günümüz Türkiye’si ile alakalı. İkincisi daha kişisel: Cinsel kimliğinin farklı olduğunu ilk fark ettiğinde insanı kaplayan bir suçluluk duygusu vardır ki sadece yaşayanlar bilir. Başkaları fark edince de yaşanan o baskıyı, şiddeti kaldıramayıp kendi hayatına kıyan o kadar çok çocuk var ki Türkiye’de ve dünyada! Hiç bir çocuk böylesine kahredici bir durumu hak etmiyor. Eğer bir davam, bir kavgam varsa o da kendisiyle daha barışık bir Dünya uğruna sanat üretmek.
3 / 11

Sarp Kerem Yavuz


İşlerinde Türk kültürünün yansımalarını çokça görüyoruz. Seni etkileyen nedir? İçinden gelen bir his mi yoksa yurtdışında Türkiye'yi temsil etme/tanıtma gibi bir içgüdü mü?

Chicago’ya taşınmam Gezi olaylarının yaşandığı yazın sonuna denk geldi. Lisans eğitimimi sanatın yanında siyaset bilimi okuyarak tamamladım, ülkede bu kadar siyasi karmaşa varken fotoğraf master’ı yapmak üzere çekip gitmenin verdiği ağır bir suçluluk duygusu vardı. Bu suçluluk duygusunun altında yatan, yeni keşfettiğim ülke aşkının işlerime nasıl yansıyabileceğini araştırmaya başladım. Türk kültürünün yansımaları da buradan geliyor.

Chicago'da olmak nasıl ve Sarp Kerem Yavuz'a neler katıyor? Özgürlük mü, yaratıcılık mı, kültürler arası etkileşimin getirileri mi veya başka bir şey?

Huzurluyum. Bunu İstanbul’da diyebilir miydim bilmiyorum. Chicago’da hayat sakin, şehirle bir kavga durumu yok. Evimle stüdyomun arası 10 dakika, aklıma bir fikir geldiği an, en iyi teknik malzemelerle gidip çekim yapabiliyorum. Fotoğraf Master’ına devam ettiğim School of the Art Institute of Chicago’da öğrencilerin neredeyse tamamı gerek ışık kurarken yardım etmeye, gerek poz vermeye, gerekse işi eleştirmeye dünden razılar.

Kültürlerarası iletişim kısmı ise Chicago öncesi, Ohio’da Oberlin College’ın spor takımları sayesinde oldu. Bana hem erkeklikle hem de büyürken kafamda kurduğum maço Amerikan sporcusu kimliğiyle ilgili çok şey öğrettiler.
4 / 11
5 / 11

Sarp Kerem Yavuz


Bize Maşallah'tan bahseder misin?

Ah Maşallah ah!

Şahane Rus paleontolog Kirill Yeskov’un, Yüzüklerin Efendisi’ni Orkların gözünden anlatan bir kitabı vardır. Kitabın sonunda bizim kahraman bildiğimiz Frodo’dan nefret etmemek mümkün değil! Aynı şekilde ben de bu ülkede yeni “değerlerle” yetişen gelecek kuşağın, bizim bildiğimiz Atatürk’ten çok farklı bir Atatürk’e inanacaklarından korkuyorum. Osmanlı devleti kötü müydü, laiklik bizim harcımız mı, değil mi? Bu saatten sonra nasıl bir eskiye dönüşten söz ediyoruz? Sex and the City izlerken, Carrie'nin başına kötü bir şey geldiğinde tahtaya vurmuş bir kuşağız, bu sentez caiz değil midir? Bu kaygılardan yola çıkarak, gerek Gezi parkında, gerek sokakta, gerek televizyon programlarında yaşanan ve ülkemize has kimlik karmaşasını ele almak istedim.

Bunu görsel olarak nasıl izah ederim diye düşünüp dururken karşıma geleneksel Türk desenleri kitapları çıktı. Büyürken Topkapıda kitsch gördüğüm çini desenine Chicago’da görünce neden aşık oldum bilmiyorum ama o desenlere hayran hayran bakmam bile bahsettiğim kimlik karmaşasıyla alakalı, eminim!

İslam geleneğinde insanı resmetmek günah, dekoratif sanatlar ve çininin bu kadar gelişmesi ondan. Çinileri projektörle yansıtıp, karanlıktaki insan bedenini görünür kılmak; erotikleştirdiğim erkek bedenini, o bedeni yasaklayan gelenekle birleştirmek bana çok cazip geldi. Bir kuralı yıkarken, o kuralın sayesinde gelişen sanatı göstermek, sembolik de olsa bu kimlik karmaşasına değinebilir diye düşünüyorum. Ama daha Maşallah’a başlayalı üç ay oldu, yolum uzun. Bakalım.


Türk kültürüne ait renk ve desenlerle oynarken bir yandan da türk kültürünün(anlayışının) sınırlarını deniyor/test ediyor gibisin. Maşallah bu yüzden çok hoşuma gitti. Genel olarak işlerinde bu tarz alt metinler var mı yoksa bunu ben mi yarattım kafamda?

Çok sevindim fotoğrafları böyle okumana çünkü seriyi üretirken en büyük kaygım işlerin fazla dekoratif gözüküp, alt metnin kaybolmasıydı. Sanırım bu kaygı alegorik iş üreten bir sürü fotoğrafçının deneyimlediği bir şey ama ben ilk defa sembollere dayanan işler ürettiğim için, okunabilirlik çizgisi nerede, yaptıkça öğreniyorum. Bu gördükleriniz ilk adım diyelim. Seriye yeni eklenecek bir kaç fotoğrafta çini yerine hat sanatı örnekleri ve dualar yansıtıyorum. Sanırım bazı sınırları fena halde delmek üzereyim. Ama sürpriz!
6 / 11

Sarp Kerem Yavuz


Biraz 'They Used to Call Me a Fag' den bahsetsek? Bir locker room'da exhibition ve performans. Çıkış noktanı ve kısaca projenin hikayesini anlatabilir misin?

Oberlin’deki sanat bitirme tezim They Used to Call Me a Fag’di. Önce Türkçe düşünüp, adı “Bana ibne derlerdi” olmalı dedim. Çünkü beni ürküten erkek kültüründen bahsetmek istiyordum. İki yıl boyunca sporcuları, mabetleri olan soyunma odasında çektikten sonra, bu mabede inatla giren, mabedin efsanesini sorgulayan bir ziyaretçi olarak kendimi ele almak istedim. Kampüste çekim yaptığım soyunma odalarından birini üç günlüğüne kapattım, In The Closet serisindeki fotoğrafları duvarlara astım. Sergi açılışı için üzerime altın çizgili Adidas spor takımı giydim (bir nevi ironik kamuflaj görünümü versin diye) ve dolapların tam ortasında duran bankın üstüne çıkıp, içinde horon hareketleri bulunan bir modern dans koreografisine başladım. Küçükken dans etmeyi çok severdim, okulda sahneye çıkıp danslar yapardım, bana ilk o zaman ibne dedikleri için bir süre sonra bırakmıştım. Çok pişman oldum sonra o baskıya yenik düştüğüm için.

Soyunma odasının ortasında, belki yıllar sonra o pişmanlığı gidermek için dans ederken, önceden ayarladığım futbol takımının kramponlarıyla soyunma odasına girmeleriyle dansın bölünmesi gerekiyordu. Takımın içeri girmesi, aslında sergiye gelen insanların, içinde bulundukları yere ait olmadıklarını fark etmeleri içindi. Takıma söylediğim tek şey içeri girince müziği kesip, buzlu camları olan arka odaya gitmeleriydi. Müziği kapattıktan sonra bana selam vermelerini beklemiyordum. Bana merhaba demeleri, içeri girerken omzuma dokunmaları sayesinde aslında kendileriyle olan dostane ilişkimi, onlarla beraber kırdığım erkeklik efsanelerini olabilecek en doğal şekilde göstermiş oldum.
7 / 11
8 / 11

Sarp Kerem Yavuz


Chicago bazlı olduğun için bir yandan da Türkiye kültürünün sınırları dışında dolaşabiliyorsun diye düşünüyorum. Senin için harika bir durum bu. Türkiye'deki anlayışa hakim olan kısıtlamaları/tabuları yıkmaya çalışmak üzerinde düşüncelerin var mı yoksa senin özgürlüğün sana yetiyor mu?

Buna da biraz değindim sanırım. Türkiye’ye sürekli girip çıktığım ve işlerimde Türkiye’yi ele aldığım için çok göreceli bir özgürlükten bahsediyoruz. Üretim sürecim yurtdışında daha kolay ancak Chicago özellikle Maşallah gibi serilerin insanlara ulaşması için doğru şehir değil. Neyse ki uluslararası sergi ve fuarlar sayesinde yaşadığım coğrafya çok da bir engel teşkil etmiyor. Ancak küresel çağdaş sanatın giderek İstanbul’a, bizim coğrafyamıza kaydığını hem bir sanatçı hem de 5 yıl boyunca Contemporary Istanbul’da çalışmış bir fuarcı olarak görüyorum. Bu kadar sanatla iç içeyken, bu ülkede tabuların ayakta kalması çok zor.

Kısıtlamaları sorguladıkça, yıktıkça, bu ülkede büyüyecek her çocuğun, kimi severlerse sevsinler, sevdikleri için kahrolmayacakları, aforoz edilmeyecekleri bir Türkiye’ye yaklaşıyoruz. En büyük hakaretlerin karı, ibne gibi, cinsellikten yola çıkan kavramlar olmadığı bir Türkiye düşlüyorum. Son 100 yılda bu ülkeden ne fikir akımları geldi geçti. Gelenekselliğimizin yanı sıra yeniliklere çok açık bir ülkeyiz. Ben ümitliyim; her şey mümkün!
9 / 11
10 / 11




Sarp Kerem Yavuz

Interviewed by Beste Türkön

Daha fazlası için:




Other Posts
Suzanne Saroff
The Magician
The Summer House
NID
David Gaberle
Dull Men's Club
11 / 11
keinmag@gmail.com
Kullanım Koşulları:

www.keinmag.com tarafından üretilmiş fotoğraf, resim, video ve benzerleri kullanım ve içerik hakları saklıdır. Site içerisinde kulanılan, herhangi birine ait içeriğin hakları sahiplerine aittir.



Terms of Use


All online content of www.keinmag.com (including all images, videos and other visuals) of the website cannot be used without the permission of the authors, artists and photographers noted.